top of page

Erken Okumak Başarı mı, Sorun mu?

  • 10 Eki 2025
  • 3 dakikada okunur

“Okumayı Öğrendi, Ama Sistem Hazır Değildi…”


Bu cümleyi kaç kez duydunuz?


Son paylaşımlarımdan sonra yüzlerce ebeveynden mesajlar aldım. Hepsinin kalbinde aynı yara: Sisteme yenilen, doğuştan gelen öğrenme sevgisi bastırılmış çocuklar.


İlkokul öğretmeni “okumayı bilen öğrenci istemiyoruz” diyebiliyor. Oysa çocuğum erken yaşta okumayı öğrendi, suç mu bu?


Bir anne şöyle yazdı:

“Öğretmeni çocuğumun okumayı erken öğrenmesini sorun etti. Kitapları elinden alındı. Şimdi okumaktan nefret ediyor.”


Yalnız değilsiniz. Bu hikâyeyi defalarca dinledim.


Son dört yılımı Amerika’da profesyonel bir ilkokul öğretmeni olarak geçirdim. Montessori felsefesiyle harmanlanmış bu süreçte, çocuk gelişimi üzerine 6 yılda birçok farklı eğitim aldım. Gözlemlediğim en önemli şey şu: Çocuklar doğuştan gelen becerileriyle okumaya duyarlıdır. Onlara ses farkındalığına dayalı doğru etkinlikler sunulduğunda, çoğu çocuk 5 yaş civarında okumayı öğrenebilir.


Ve şunu çok net söyleyebilirim:

Okumayı erken öğrenmek bir sorun değil, bir hassasiyet dönemidir.


Çocuklar 3-6 yaş arasında dil edinimine en açık dönemlerini yaşar. Bu dönem, konuşma gibi okuma becerisi için de eşsiz bir fırsattır. Tıpkı çocuğun hiçbir eğitim almadan konuşmayı öğrenmesi gibi, okumayı da doğal olarak öğrenebilir. Montessori bunu “duyarlılık dönemi” olarak adlandırır.


Eğer bu dönemde çocuğun önüne fırsatlar verilirse okuma sevgisi doğar. Ama tam tersi olursa –“Şimdi değil, bekle” denirse– çocuk bir daha o isteği kolay kolay yakalayamaz. İçinde bir ışık söner.


Oysa İngilizce gibi karmaşık kuralları olan bir dili öğrenen çocuklar bile, doğru yönlendirmeyle 5 yaşında okumaya başlayabiliyor.Benim öğrencilerim boş zamanlarında bile kitap okumak için sabırsızlanıyorlardı. Bu ilgi, onların sadece okuma değil; düşünme, yazma ve kendini ifade etme becerilerine de büyük katkı sağladı.


Peki neden bizde işler farklı ilerliyor?


Çünkü çoğu zaman çocuklara yaşlarına uygun, somutlaştırılmış ve oyunla harmanlanmış bir dil eğitimi sunulmuyor. Onlara sesleri ve harfleri zihinsel olarak ilişkilendirebilecekleri etkinlikler verilmeden, doğrudan soyut bilgilerle karşı karşıya bırakılıyorlar. Kitaptan okunan, tek düze bir anlatımla verilen dersler, çocukların hayal dünyasını değil, sadece sabrını zorluyor.


Bu da hem dili sevemeyen hem de öğrenemeyen nesillerin önünü açıyor.


Montessori’nin kitaplarında şu cümleyi okumuştum:


“Çocuklar doğduklarında hiçbir eğitim almadan çevresindeki sesleri taklit ederek konuşmayı öğrenirler.”


Bu, bize doğuştan verilmiş ilahi bir yetenektir. Tıpkı okuma gibi… Eğer bu duyarlılık dönemini kaçırırsanız, konuşmak da okumak da daha güç hale gelir. Ve siz bu dönemde çocuğa “okuma”yı bir görev gibi sunarsanız, bilinçaltında bu, tüm yaşamı boyunca bir baskıya dönüşür. Sonuç mu? Okumaktan nefret eden, kendini ifade edemeyen çocuklar…


Son paylaşımımdan sonra birçok ebeveyn kendi deneyimini yazdı. Her 10 aileden 7’si benzer bir sorun yaşamış.


Benim yurt dışında edindiğim bir başka deneyimse şu oldu: Okul öncesi dönemde sunulan zengin içerikler ve yaratıcı uygulamalar, çocuklara okumanın bir zevk olduğunu hissettiriyor. Öğrencilerimin neredeyse tamamı boş vakitlerinde bana gelip “okuyabilir miyim?” diye soruyordu. Bu ilgi, sonraki aşamalarda onların dil gelişimine, düşünce üretimine ve okuduğunu anlamaya da olumlu katkı sağlıyor.


Peki sizce sorun ne?


Amerika’daki ve Avrupa’daki deneyimlerime dayanarak şunu açıkça söyleyebilirim: Bizde, bu alanda yeterince uygulama örneği yok. Çocukların ilgisini çekecek, somutlaştırılmış içerikler sınırlı. Oysa zihin, soyut bilgiyi kavramadan önce bir şema ister. Biz, çocuğun zihninde bu şemayı oluşturmadan ona dil sistemini anlatmaya çalışıyoruz. Bu yüzden İngilizce öğrenmekte zorlanıyoruz.


Çocuğun en güçlü öğrenme aracını –merakı ve ilgiyi– yok sayıyor, dersi sadece kitaptan anlatıyoruz. Tek düze, ruhsuz bir anlatım… Sonuç olarak çocuklar hayata tek boyutlu bakıyor; mutsuz, ifade kabiliyeti zayıf bireyler yetişiyor.


Peki tüm bu sorunlara rağmen, çözüm ne?


İşte tam da bu ihtiyaçtan yola çıkarak hazırladım “Materyalin Ötesinde: Montessori Dil Eğitimi” programını.


Aslında bu kadar detaylı bir müfredat hazırlamayı ilk başta düşünmemiştim. Ancak sizden gelen yoğun taleplerle birlikte, son dört yılda kendi öğrencilerimle yaptığım çalışmalar, tuttuğum gözlem notları ve farklı ülkelerden topladığım kaynaklarla daha önce hiçbir yerde görmediğiniz özgün bir program oluşturdum.


Bu eğitim, hem çocuklar hem de yetişkinler için güçlü bir öğrenme felsefesi sunuyor. Montessori’nin somutlaştırılmış dil eğitimini temel alan bu program, çocuğun duygu dünyasına, ifade gücüne ve öğrenme sevgisine büyük katkı sağlıyor.


Belki de en önemlisi şu:Bu eğitim, sizin dil öğrenimine bakış açınızı tamamen değiştirecek. Çünkü mesele sadece okumak değil, anlamak, sevmek, hissetmek ve ifade edebilmek…



 
 
 

Yorumlar


bottom of page